20 Mayıs 2012 Pazar

Türk Kültür Mediyetinde Mevlana' nın Yeri ve Önemi

 

 

 

 

 

TÜRK-İSLAM medeniyetinin yetiştirdiği en önemli şahsiyetlerden biri olan Mevlâna Celâleddin-i Rûmî, yaşamı sırasında ve ölümünden sonra pek çok kişi ve topluluğu etkilemiş büyük bir mütefekkir ve mutasavvıftır. Gerek İslam coğrafyasında, gerekse dünyanın diğer yerlerinde Mevlâna kadar ilgiye, saygı ve sevgiye mazhar olan çok az kişi vardır.

 

Bugün doğuda ve batıda ona ve eserlerine duyulan ilgi çok artmıştır. Günümüzde yurt içinde ve yurt dışında, Mevlâna ve eserleri üzerine yapılan çalışmalar büyük bir hız kazanmıştır. Mesnevi, dünyadaki başlıca büyük dillere çevrilmiş bulunmaktadır ve hâlen bu faaliyetler sürmektedir. Mevlevîlik ve semâ, maddenin dar kalıplarında bunalan ve ihmal ettiği ruhunun sesini arayan Batılının ilgi odağındadır. Bu alanda her geçen gün yeni bir faaliyet işitilmekte; çeşitli sosyal ve kültürel oluşumlar meydana gelmektedir.

 

Asırlarca çeşitli milletlerin aynı değerler etrafında oluşturdukları İslam kültür ve medeniyetini yoğuran aslî ve en önemli unsurlardan biri, kuşkusuz tasavvuf düşüncesi olmuştur. İslam’ın bir tür yorumu ve uygulanışı demek olan tasavvuf, yüzyıllar boyunca ilim, fikir, gönül ve sanat erbâbınca nice değerli eserlerle anlatılmıştır. Allah (c.c) kâinat, insan üzerine fikirleri; fert ve cemiyetle ilgili konuları en güzel şekilde izah eden mutasavvıflarımızdan biri de Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî’dir. O, ünlü düşünürlerimizden Hilmi Ziya Ülken’in deyişiyle: “Bin yıllık kültür tarihimizin en büyük simalarından biridir.

Yalnız büyük bir şair, bir tarikat kurucusu, derin bir sûfi, etraflı bir âlim değil, aynı zamanda Anadolu’daki kültürümüzün unsurları arasında büyük bir kaynaşma ve birleşme temin eden derin bir ruh ve hamle adamıdır.”

 

Ünlü edebiyat tarihçimiz Nihad Sami Banarlı, bu konuda şu tespiti yapmaktadır: “Mevlânâ, Konya ve çevresinde geniş bir mânevî hayat uyandırmış ve onun mânevîyâtı, ilk halîfesi Hüsâmeddin Çelebi ile oğlu Sultan Veled ve torunu Ulu Ârif Çelebi gibi Mevlevîliğin ilk Çelebileri büyük vakarla yaşatılmıştır. Bu mâneviyat XIII. asır Anadolu’sunun çeşitli buhranları içinde bunalan; halktan olsun, büyüklerden olsun nice insana derin bir dînî kültür ve tefekkür yanında, o ölçüde büyük bir huzûr ve teselli vermiş ve birçoklarını da me’yûs olmaktan kurtarmıştır. (...) Önce Konya çevresinde, sonra daha başka şehirlerde teşkîlatlanan Mevlevîlik, bilhassa Osmanlı sultanlarının bu ağırbaşlı ve yüksek kültürlü tarîkate gösterdikleri ihtiram dolayısıyla imparatorluk zamanında Mısır’dan Macaristan içlerine kadar yayılmıştır. Bütün buralarda Mevlevî dergâhları kurulmuş, Mevlevî âyinleri yapılmış, Mevlevî semâ’ı ve Mevlevî mûsıkîsi, üç kıt’ada, yaygın bir alâka görmüştür.”

 

Gerçekten de Mevlâna, geçmişte engin fikirleriyle İslam dünyasında ve bilhassa Anadolu’da çok etkili olmuş; kültürel hayatı, sanat ve edebiyatı derinden etkilemiştir. 26 bin beyte yaklaşan Mesnevi’si, daha müellifi hayattayken büyük bir rağbete mazhar olmuştur. Onun 40 bin beyti aşan Dîvân-ı Kebîr’i âşık bir ruhun en samimi ve en coşkun örneklerini taşır. Bu devâsa eser de asırlarca şairlerin ve gönül adamlarının ilham kaynağı olmuştur. Fîhi mâ fîh, Mecâlis-i seb‘a ve Mektûbat adlı diğer eserleri de Mevlâna’nın fikirlerini açık ve berrak şekilde bizlere sunar.

 

Mevlâna’nın, düşüncelerini en güzel şekilde işlediği Mesnevi’si, önemi ve tesiri yazılmaya başlandığı zamandan günümüze dek artarak devam eden ölümsüz ve edebî şâheserdir. Yakın devir edebiyat tarihimizin önemli simalarından Ahmet Hamdi Tanpınar şöyle anlatıyor: “Bir gün Yahya Kemal’e neydi bu eskilerin hayatı acaba? Nasıl yaşarlardı? Diye sormuştum. Gülerek ‘Gayet basit, dedi, pilav yiyerek ve Mesnevi okuyarak.’(...) Birkaç yıl sonra Bağlarbaşı’ndan Karacaahmet’e doğru inen yolda, -kim bilir hangi vesile ile- canlanan maziyi yakalama arzusuyla aynı düşünceye döndü. ‘Medeniyetimiz Mesnevi ve cihat medeniyetiydi.’ dedi.”Mevlâna Celâleddin-i Rûmî ve onun eşsiz kitabı Mesnevi’nin kültür hayatımızdaki yerini bu sözlerden daha iyi anlatabilecek ifadeler bulunamaz herhalde.

 

Nitekim ülkemizin yetiştirdiği en büyük Mevlâna ve mevlevîlik mütehassıslarından biri olan Abdülbaki Gölpınarlı da, “(Mağz-i Kur’an yani Kur’an’ın özü denilen) Mesnevi, baştanbaşa bir kültür âlemidir. Dünya eserleri arasında bu kitabın mümtaz bir mevkii vardır; mistik eserlerle sûfiyâne şiirler arasındaysa bir benzeri yoktur” demektedir.

 

Birlik şuuru içerisinde Allah (c.c) ve Peygamber (s.a.v) sevgisini gönüllere yerleştirmeyi hedefleyen, İslamiyet’in aşk derecesinde bir samimiyetle yaşanmasını savunan Mevlâna, fikirlerini esas olarak Mesnevi’siyle kitlelere duyurmuş ve benimsetmiştir. Türk edebiyatı tarihinin büyük üstadı Ord. Prof. Dr. Fuad Köprülü, onun daha ilk dönemlerdeki etkileri hakkında, “Mevlâna’yı iyice bilmeden Anadolu’daki ilk Türk eserlerini anlama(nın) mümkün olamayacağı, ilmî bir gerçektir” der. Mevlâna ve eserleri üzerine asırlarca devam edecek olan bu çalışmalar -zikredildiği gibi- esas olarak Mesnevi üzerinde yoğunlaşmıştır. Nitekim merhum Prof. Dr. Amil Çelebioğlu, bu konuyu işlediği bir makalesinde şu tespiti yapmaktadır: “Gerek şahsına hürmet edilmesi, gerekse bilhassa eserlerinden Mesnevi’sinin, tesiri cihetiyle XIII. asırdan Sultan II. Murad’ın vefatına (855/1451) kadar olan devre için tespit edebildiğimiz Türkçe Mesnevilerde en çok adı geçen, sitayişle bahsolunan isim, şüphesiz ki Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’dir. Hiçbir Mesnevi şâirinin, Mevlânâ kadar devamlı bir şekilde müessir olduğunu, tekrîm ve tebcîl edildiğini müşâhede edemiyoruz.”

 

Bir diğer edebiyat tarihçimiz Âgâh Sırrı Levent bu konuda şu önemli tespiti yapar: “Mevlânâ’yı incelemeden Türk tasavvuf edebiyatı anlatılamaz. Kaldı ki, Mevlânâ’nın -Fars diliyle de olsa- yazdığı Mesnevi’de aşılamağa çalıştığı düşünce ve temsil ettiği ruh öylesine Türk’tür ki, bu esere geniş bir yer ayırmadan Türk kültür hayatı açıklanamaz. Mesnevi, tarih boyunca Türk “irfan”ının başlıca kaynağı olmuş, Türk düşüncesi Mesnevi ile beslenmiş ve genişlemiştir. Tasavvuf “neşve”si içinde yazılmış bütün şiirlerde Mevlânâ’nın etkisi ve izleri görülür.”

 

Bütün bu yönleriyle bizim duygu ve düşünce dünyamıza kaynaklık etmiş, kültür hayatımızda kesin ve derin bir iz bırakmış olan Mesnevi hakkında Anadolu’daki çalışmalar erken dönemlerde başlamış; yazılmaya başlandığı andan itibaren âlimler, edipler, şairler kadar devlet adamları, esnaf ve halk tarafından da sevilmiş ve gittikçe artan bir ilgiyle benimsenmiştir. Bu değerli kitap, asırlarca kadın-erkek, yaşlı-genç her seviyeden insan tarafından okunmuş, Mesnevîhanlarca gerek tarikat mensuplarına gerekse halka anlatılmış, birçok âlim ve mutasavvıf tarafından tercüme ve şerh edilmiş, kendisinden birçok seçmeler yapılmış, konulara göre tasnif edilmiş, lügatleri hazırlanmış, eserlere, fikirlere, sanat ve edebiyat ürünlerine ilham kaynağı olmuştur. Ülkemizde, Osmanlı döneminde Surûrî, Şem‘î, Ankaravî, Yusuf Dede, Nahîfî, Şakir Mehmed, Mehmed Murad; Cumhuriyet döneminde ise Ahmed Avni Konuk, Veled Çelebi, Abdülbâki Gölpınarlı, Tâhirü’l-Mevlevî-Şefik Can ve Adnan Karaismailoğlu Mesnevi’yi baştan sona tercüme veya şerh etmeyi başarmışlardır.

 

Bilindiği üzere Cumhuriyet’in ilânıyla birlikte bütün tarikatlar gibi Mevlevilik de kaldırılmış (1925), Konya’daki Mevlâna Türbesi ve Dergâhı, mevcut eşyası ile birlikte müze olarak 1927 yılında hizmete açılmıştır. Böylelikle asırlarca sosyal ve kültürel hayatımızda kalıcı izler bırakmış olan Mevlevilik tarihe mal olmuştur. Ancak Mevlâna’nın hayatı, eserleri ve fikirleri üzerine yapılan çalışmalar, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de artarak devam etmektedir.

 

Mevlâna’nın diğer büyük eseri Dîvân-ı Kebîr de kültür ve edebiyatımızda önemli bir yere sahiptir. Hiçbir zaman şairlik iddiasında bulunmamış olan ve daima sözün, manaları ifadedeki kifâyetsizliğinden şikâyet eden Mevlâna’nın şiirlerinde elbette bazı aksaklıklar görülmektedir. Bunlara dikkati çeken Fuad Köprülü, şairin “rûhunu, bütün samimiyyeti, derinliği, çıplaklığıyle gösteren manzûmelerindeki ilâhî lirizm”in yüksekliğini vurgulamakta ve bu sebeple Mevlâna’yı belki de Farsça şiir söyleyen en büyük mutasavvıf şair saymak gerektiğini itiraf etmektedir.

 

Bin yıllık geçmişimizde Mevlâna ve eserlerinin etkisi ve önemine dair merhum Prof. Dr. Abdülkadir Karahan’ın tespitini de burada nakletmek uygun olacaktır:

 

“Mevlâna Celâleddin-i Rûmî’nin gerek kültür ve edebiyat, gerekse dinî ve sosyal hayat açısından en fazla tesir ve nüfuzunu hisseden, denebilir ki, Anadolu Türkleri olmuştur. Daha 13. yüzyılın sonlarından başlayarak özellikle oğlu Sultan Veled (1226-1312)’in gayretleriyle kuruluşu tamamlanan Mevlevî tarikatının yayılışı ile birlikte Mevlâna’nın da Türk edebiyatında etkisi kuvvetle hissedilmeye başlanmıştır. Bir ölçüde denebilir ki Mevlâna’yı tanımadan Anadolu Türk Edebiyatının gelişmesini ve serpilmesini hakkıyla anlamak ve yorumlamak kolay değildir. Eşsiz XIII. yüzyıl Anadolu tasavvuf dehamız Yunus Emre (1240?-1320?) bile:

“Mevlânâ Hüdâvendigâr bize nazar kılalı

 Anun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır”

demek suretiyle duyarlığını ve hayranlığını dile getirmiştir. Bir güçlü ihtimal sınırını aşmamak kaydiyle denebilir ki: Mevlâna eserlerini Farsça yazdığı içindir ki çağında bu dil, edebi bir dil olarak Anadolu’da gücünü korumuş ve Mevlevîliğin de uzunca bir süre imtiyazlı bir dili olmak niteliğini korumuştur. (...)

Unutmamak gerekir ki: Mesnevi-i Şerif, hemen bütün Türk illerinde en fazla okunan, yorumlanan, medreselere kadar bile bir ders ve nasihat şaheseri gibi girebilen, tekkelerde hayranlıkla dinlenen ve açıklanan bir kitaptı. Ayrıca Mevlâna’nın Divan-ı Kebir’i de aydınların, ilahi aşka gönül verenlerin imrenerek okudukları eserler arasında bir üstünlüğe sahip olmak özelliğini korumuştur.”

Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu’nun da konuyla ilgili kanaatleri de aynı doğrultudadır:

“Mevlâna’nın eserlerinin, özellikle Mesnevi’sinin edebiyatımızın kuruluş dönemlerindeki eserler üzerinde tesiri büyük olmuştur. (...) Osmanlıların Anadolu’nun birliğini kurarak hudutlarını Anadolu’nun dışında da genişletmeleriyle imparatorluğun her tarafında, Mekke’de, Mısır’da, Cezayir’de, Macaristan’a kadar bütün Balkanlar’da açılan Mevlevî tekkelerinde Mevlâna’nın eserleri özellikle Mesnevi okutulmuştur. Birer sanat ve edebiyatocağı durumunda olan bu tekkelerden yetişen yüzlerce şair, zamanla çığ gibi büyüyerek sanatın, müziğin ve edebiyatın oluşup gelişmesine büyük katkılarda bulunmuşlardır.”

Nitekim Türk edebiyatında olduğu gibi Türk mûsikîsi alanında, güzel sanatların çeşitli dallarında da Mevlevî şairlere, mûsikî üstadlarına ve çeşitli dallardaki sanatkârlara sıkça rastlanır. Birçok devlet adamı ve tanınmış kişiler bu tarikata intisap etmiş yahut Mevlevîliğe sevgi duymuşlardır. “Bahtî” mahlasıyla şiirler söyleyen Sultan Ahmed’den Nâbî’ye, Nef‘î’den Gâlib’e, Yahya Kemal’den A. Nihad Asya’ya kadar pek çok şairimiz, Mevlâna’ya övgü dolu şiirler yazmışlardır.

 

Asırlardır kültür ve medeniyetimizi yoğuran değerleri ifadede Hz. Mevlâna’nın 700 küsur yıldır süregelen fikirleri ve mesajları, bugün bizim dünyaya yayılan sesimizdir. Mevlâna, millet olarak duygu ve düşüncelerimizin tercümanıdır. İslamiyet’in güler yüzünü ve vizyonunu temsil etmektedir.

 

Engin dehâsı, derin fikirleri, gerçekçiliği, yüksek şahsiyeti, eşsiz sevgi ve hoşgörüsüyle asırlarca insanları etkilemiş ve aydınlatmış olan Hz. Mevlâna, bugün artık, her gün biraz daha şiddete, çatışmaya ve çözümsüzlüğe doğru giden dünyamızda, bütün insanlığa düşünceleriyle ışık tutmakta ve manevî önderliğini sürdürmektedir.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder